GÜLTEKİN’İN ANNESİ(Ekim 2013)

Ortaokul arkadaşım Gültekin’le okuduğumuz Maşatlık Ortaokulu’nu “kırarak” limandaki “beyaz taş” dediğimiz yere “güya” yüzmek için gitmiş ve hayatımın en büyük ve belki ilk travmasını kalbime kazımıştım.

Gültekin beyaz taş’tan biraz açılınca kum teknelerinin kum çektiği yerde oluşan “anafora”a kapılmış ve çırpınmaya başlamıştı. Onu kurtarmak için denize atlayan ağabeyler bir yandan beni korumaya alırken bir yandan da Gültekin’i kurtarmaya çalışmış ve içlerinden biri de boğulma tehlikesi yaşamıştı.

Gültekin’i kurtaramadık…

Ondan sonraki ayların benim için nasıl geçtiğini yazarak anlatmak mümkün olur mu bilmiyorum.

Hayat akıp gidiyordu, unutturuyordu en büyük acıyı bile, okudum , adam olmaya çalışıyordum, İstanbul’da gazetecilik yapmaya başladım, ve tam 25 yıl sonra, kimi acıların asla unutulamayacağını paslı bir çiviyle beynime çakan bir sahneye esas oyuncu olarak sürüldüm.

Aytekin’lerin evi Çömlekçi civarındaydı, Maşatlığın, Arafilboy’un limana bakan o daracık sokaklarındaki sarı ya da kiremit rengine boyalı evlerinden biri.

Meydan tarafından Arafil’e gelirken, sağda Gençlerbirliği Spor Kulübü lokali vardır, onu biraz geçince de mağaralara ve okulumuza giden rampa.

Çocukluğumun anılarını takip edercesine Meydan’dan eski okullarıma (ilk ve ortaokullarımız yan yanaydı) yürüyordum, o yokuşu çıkıyordum ağır ağır, aklımda bin bir anı, yukardan yaşlıca bir kadın aşağı doğru yürüyordu , birbirimize yaklaşıyorduk, gözleri bendeydi , neredeyse yan yana geldik ve durdu kadın, gözlerime baktı:

“Ula sen Mekbule (Makbule)’nin gara uşağı değil misun”

“He anacığım oyum”

“Gültekin’le havurdan (yokuşun başını göstererek) yukarıdoğru bile (beraber) çikardunuz, yaşasaydı gene bile gelurdunuz , o da senun kadar büyümüş olurdu”

Gültekin’in annesiydi. O anı tam kavrayabildiğimi söyleyemem, neler söylediğimi de hatırlamıyorum, hatta nasıl vedalaştığımı bile…Ama evlat acısının ne demek olduğunu o Maşatlıkta (Malta taşlı) o an kazıdı ruhuma

Okumaya düşkündüm. Okudukça Dostoyevsky’nin Alyoşa’sından Peyami Safa’nın Merve Safa’sına; Ümit Yaşar’ın Vedat’ından Halit Fahri Ozansoy’un Gavsi’sine; Sheaksper’in Hamnet’inden Abdülhak Hamit’in Hüseyin’ine, Recaizade Mahmut Ekrem’in Nijad’ına kadar pek çok babanın-annenin evlat acısıyla nasıl perişan olduklarını gördüm.

Reşad Ekrem Koçu’nun, Peyami Safa’nın oğlunun Edirnekapı Şehitliğine defnedişini şöyle tasvir etmişti

“Defnedilen sanki Merve Safa değil de Peyami Safa idi”

Peyami Safa da diğerleri gibi bir daha kendini toparlayamadı ve oğlunun ölümünden sonraki hayata sadece 3.5 ay dayanabildi.

Dostoyevsky’nin insan aklını zorlayan kimi zaman da yıkıp geçen cümlelerinin sırrının da, yaşadığı Alyoşa acısının teselli arayışları, ruhun sığınakları olduğuna inandım.

***

Şike süreci herkesin malumu. Ve benim şike sürecindeki tavrım da … 
Kimseyle kişisel bir hesaplaşmaya girmeyecek kadar önemsiyorum hayatı çünkü, aklımın yettiğince herkese karşı sevgi ve adaletle yaklaştım.
Bir haksızlık olduğunu düşündüğümde karşımdaki kişinin rütbesi, sıfatı, gücü vesairesi hiç umurumda olmadı. Hepimiz Dünya’ya eşit koşullarda merhaba derken, herhangi birine “sonradan” edinilmiş sıfatları nedeniyle başka gözle bakmadım.
Tek değişmezim olabildiğimce adil olmak, aynadaki yüzle tolere edilebilir çatışmalar dışında uzlaşı oldu. Elbette kantarla topuz arasında sorunlar çıktığı oldu, ama kalbimi hep korudum, koruyorum. Bu doğru bir şey mi tam kestiremiyorum, ama durumum da bu.
Sayın Aziz Yıldırım’la ilgili pek çok yazı yazdım. 3 Temmuz öncesi kendisi hakkında “iyi” yazılarım da oldu. Kriterim çok basittir zira, iyi gördüğümü alkışlıyor, kötü gördüğümü yeriyordum. Bir ekstram yok, Dünya’nın her tarafında normal olan da budur. Google emmiye zahmet edip girenler herhangi bir önyargım olmadığının belgesi cümlelerime kolayca ulaşabilirler.
Ha 3 Temmuz’u önceden hesap edip planlama yaptığımı düşünen akıllar olacaksa da, onlara da teşekkür ederim.
Dünya’nın her tarafında normal olan şeyler bizim ülkemizde anomaliye dönüşüyorsa bunun sebebi kişiler değil toplumsal yapımızıdır. Aziz Yıldırım’ın kurduğu “korku imparatorluğuna” biat eden pek çok gazeteci, (kimileri bu ilişkilerini “mesleki bir drama” düzeyinden “kişisel bir trajedi” noktasına taşısa da) bu mesleğe zaten az olan güveni iyice dibe çekti. Ben o türden biri olmayacağıma, kişilere ya da kurumlara biat etmeyeceğime, toplumsal yarar şemsiyesi altında, “herkes için adalet” ülküsünden de hiç vazgeçmeden bağımsız kalacağıma Trabzon’dan Kanberoğlu Turizm’in 1 numaralı (ön sıradaki 4 koltuktan biriydi) koltuğuyla Trabzon’a veda ederken yemin etmiştim. 
Fakülte kapısından girdiğimde Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi’nin “kalemini kır ama sakın satma” şiarıyla göz göze gelmiş, tebessüm etmiş, sonra başta Simavi’nin gazetesinde çalışanlar olmak üzere tüm medya’da kalem kırmayla kalp kırmayı birbirinden ayıramamış,  kalem fetişistlerinin yoğunluğu ile boğulduğumu hissetmiştim. İşte o Hürriyet , sayın Mehmet Ali Aydınlar’a yönelik o malum sorumu bile çarpıtarak veriyor, utanmadan.. 

Sayın Aziz Yıldırım, bugün de sportif cezalandırmalarda temelden karşı olduğum “hapis cezası” ile yaklaşık bir yıl tutuklu kaldıktan sonra ceza evinden tahliye oldu ve bir zaman sonra da, Sayın Sadri Şener’in tespitiyle “siz varken Fenerbahçe TV’ye ne lüzum var, hatta onlar sizden daha objektif” dediği bir tvde canlı yayına çıktı. Aziz Yıldırım’ın bu programda sarf ettiği sözleri yinelemeyeceğim, her dinleyişimde biraz daha fazla acımaktan başka bir etkisi olmadı bana. İsteyen Google emmi de o programıbulur ve söylenenleri dinler.

Bir insan çok büyük bir haksızlığa uğradığını düşünebilir, bunda haklı da olabilir hiç önemli değil.

Bir insan tam bir yıl boyunca hayatı demir parmaklıklar ardından izlemenin etkisiyle bir öfke yığınına dönüşebilir, anlaşılır bir öfkedir. Siyasi bir suçlama nedeniyle kısa bir süre yattım,  deliriyordum

Bir insan daha önce iyilik yaptığı bir kişinin ihanetine uğradığını düşünmek gibi, kendini kontrol etmekte zorlanacağı bir insanlık halinin esirine de dönüşebilir. Hepsine eyvallah. İnsanız…

Ama hiçbir insanlık hali, canlı yayında ve milyonlarca insanın izlediği bir programda bir babayı kaybettiği evladı üzerinden vurmayı tolere etmeye yetmez.

Ben bu cümleleri duyduğum günden bu güne (Sanırım 13 Eylül 2012) neredeyse 1 yıldır bu soruyu sormak için bekledim,
keşke benden önce bu soru sorulsaydı da, canlı yayınlandığından bile haberim olmayan bir toplantıda o soruyu sormama lüzum kalmasaydı, bir baba benim sorumla gözyaşlarına boğulmasaydı. 
Ama bu düzeydeki suçlamaların , evlat acısıyla kavrulmuş bir baba yüreğindeki yansımalarını hep merak ettim. Hiç birimiz, hiçbir dil, hiçbir tasvir, bir odada evladının anılarıyla baş başa, bir başına kalmış bir babanın ruhundaki fırtınaları tarif edemez.
Aydınlar’ın, bu alçakça saldırı karşısındaki suskunluğunu da anlayamıyordum. Acaba eden, neden, neden?
Namuslu insanlara düşen, bu alçak düzeydeki öfkeyi modern toplumun argümanlarıyla olması gereken düzeye çekmek için kendi çapınca çaba göstermek , varoluş gerekçelerini kişisel ve toplumsal empati korelasyonu ile diri kılmaktır. Yani konu aslında ne AY dir ne de MAA, konu biziz, hani şu çürüyen toplumumuz, hepimiz…

 

Ben o soruyu;

Başta o yayın sırasında AY’ı konuk eden RD,FA ve GO olmak üzere, bu sözlere değil tepki göstermek, herhangi bir zemin ya da zamanda bu “sorunu” gündeme bile getirmekten imtina eden, korkan, düşünemeyen, önemsemeyen tüm gazetecilere sordum.

Vicdanı olan herhangi biri bu sözleri yok sayamaz. Bu soruyu tam 1 yıl sonra sorabilmemin nedeni, mesleki fikri takiptir ve bulabildiğim ilk fırsatta da sorulması gereken bu vicdani soruyu sordum. 

Sayın MAA’nın bu soruma “ Aziz bey beni o konuda aradı, özür diledi ve üzüntülerini bildirdi” yanıtı vermesi de bir ihtimaldi, vermedi, veremedi, keşke herkes bu yanıtı duyabilseydi ve toplum olarak kazansaydık, hepimiz…

Kimileri “yaw üzerinden 1 yıl geçmiş” şavulluğu, kimileri “yaw tuzak soru” mallığı, kimileri “Yaw Aziz Yıldırım kadar taş düşsün başına” zeka özürlülüğü performansları sergilediler.

Kimseden Dostoyevski ahlakı ya da Hazreti Ömer Adaleti beklemiyoruz .
İstediğimiz, insanlığın evrensel değerleri konusunda asgari bir hassasiyet ve kişilere tapınma yanlışından vazgeçip ilkelere ve ahlaka omuz verme hakkaniyetidir.
Bir babanın evladı üzerinden “vurulması” dünyanın her yerinde ayıp ötesi ayıp ve tarifsiz bir alçaklıktır, ama Türkiye’de böyle değilmiş, isyanım bunadır.
Şikenin yapanın yanına kar kalması için olmadık taklalar atıp kendileriyle birlikte mesleklerini de rezil edenlerin, böylesi bir acımasızlığın ve evlat acısının istismarının da yapanın yanına kar kalmasına sessiz kalarak ortak olmaları şaşılası değil elbette.
Meğer yenilgi, insanlığa değer katan duygular için kendini paralarken, bir çürümüş düzen eliyle linç edilmekmiş. 

Aziz Yıldırım üzerinden Türk sporundaki “pisliğin”temizleneceğini zanneden alıklardan hiç olmadım. Bazı konularda haksızlıklara uğradığını da biliyorum. Sayın Yıldırım, sevincini ve onurunu çaldığı Trabzonsporlu çocuklardan özür dilediği gün benim için de bu mesele kapanacaktır.

Bir yıldır suskun kalan meslektaşlarım, attı mı uçan kuşu vuran stratejisysen ve püriten çakallar.

“Ben insanı, hayatı, ahlakı ve adaleti karşılıksız sevdim, ben sizden değilim…”

Eleştiri Tepki Ve Küfür

Duygusal bir konu olduğu için benim hassasiyetimi, mesleki ve ahlaki sorumluluğumu hiçbir şekilde anlamayıp bana öfke duyup küfredenler oldu. Galiz olanlar hariç hiçbiri için mahkeme yoluna gitme fikrinde değilim.

Ellerine geçirdikleri kimi medya organları üzerinden, genellikle de radyo programları, kendilerince bir dinleyici kitlesine sahip birtakım geri zekalıların da, benim gazeteciliğimi filan sorguladıklarını duydum. Kaçı paralı asker, kaçı araştırma gereği duymadan yorum yapan çapsız hödük, kaçı öfkeyle kendini kontrol edemeyen ama özünde iyi insan bilmiyorum elbette, gereksiz yere günah almak istemem. Ama benim gazeteciliğimi sorgulamak mesleki ya da akademik bir çap gerektirir.

Hakaret içeren cümle kuran bir iki isim varmış, onların da bir gün karşılarına çıkıp aynı cümleleri yüzüme karşı kurmalarını isteyeceğim. Bakalım kaç kuruşluk adamlarmış.

Bir de tek dertleri Trabzonspor ve kupa olan bir grup var, beni  tek dertleri Trabzonspor olan muhabirleri-yazarları ile karıştırıp “ neden ahlak sorusu sordun, kupamızı sorsaydın ya”cılar var.
İçlerinde çok genç yaşta olanlar var onlara sözüm yok. Ama okumuş cahilleri ya da bir şekilde “göze göz” dediğim için kendilerinden bahsettiğim vehmiyle her koşulda bana saldırmayı alışkanlık haline getirenler var.
Ben ahlaki ve ilkesel duruşlarında zafiyet gördüğüm için, kendimce elbet, Trabzonspor’un bu süreçteki iki Başkanı Sadri Şener ve İHO’yla çok da dostane olan ilişkilerini “dondurmuş” bir geçmişle yaşıyorum ve geleceğin yeniden inşası için tek şansımızın yeni bir sportif ve toplumsal ahlak olduğunu biliyorum.
Kupa da kupa, para da para diyenler sözüm sizedir; İhtiyaç kupa değil, Ahlak ve Adalettir ve bu iki kutsal kavram olmadan kupaların bir anlamı olmayacağını artık anlayın.
Ha bir de şunu sormalı Türkiye’nin 4. büyük camiasına ve onu temsil ettiği iddiasındaki entelektüellerine! gazetecilerine;
Sürecin mağdur tarafı olarak bu “tarihi” toplantıda neden hiç biriniz yoktunuz?
 

“GÜLTEKİN’İN ANNESİ(Ekim 2013)” için 3 cevap

  1. Bir gün bende sizin gibi yazmayı öğreneceğim Sedat Tunalı! Baki selam…

    Beğen

    1. Herhangi biri gibi yazamazsınız, yazmayın da zaten, aynısından iki örnek lüzumsuz…baki selam

      Beğen

    2. herkes kendi gibi yazmalı:)

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: