Zavzaga köy camisinin yağmur cızırtılı hoparlöründen köy imamı tarafından ifade edilen bu sesi duyduğumda, 11 – 12 yaşlarımda ve sisler içindeki köyümüzdeydim, haliyle..

Köysüz durmayan yayla kızı anneme arkadaş olarak Zavzaga’ya gitmek yine benim payıma düşmüştü. Kamuran ağabeyim muhtemeldir ki terminal yakınlarındaki büfemizle ilgileniyor, Ünal ağabeyim de ya plansız İstanbul kaçaklarından birinde ya da kendi keyfinin kahyalığında olmalıydı. Emrullah henüz ortalarda yok o ara demek…P
Piri ağabeyin Araklı merkezde kokusuna doyulmayan o koca ekmekli fırınlardan birinin önünden kalkan ,(Bizim akrabadan Bozo’nun yeri mi, belki de!) köyümüze yolcu taşıdığı kırmızı ince burun ford minibüsten henüz inmiştik.

Karayemiş ağaçlarının arasından evimizin batı avlusuna süzülmüş ve sarı musluğa ağzımı dayamıştım, muhtemelen çarşıdan aldığımız “gudukli ekmeği” yarılamış olmalıyım köye kadar..
Ben henüz birkaç aylıkken aile Trabzon’a taşındığı için köy hayatı hakkında hiçbir zaman yeterince bilgi ve birikim sahibi olamamıştım, “.ikuni kesturmeli” ilanların da son derece olağan olduğunu, e haliyle bilmiyordum
“Bu hoca ne dedi” diye annemin yüzüne baktım, manalı manalı; annem de “ne oldi ula, bişe mi var ne bakarsun yuzume?” diyerek benim yüzüme baktı, daha bir manalı .
Annemle ben evin batı kapısında bekleşirken, doğu kapısında oturmakta olan teyzem geldiğimizi duydu koşar adım gelerek önce özlemle “abulasına” sonra da hasretle bana sarıldı, dünyanın en güzel teyzesi. Sonra da soluklanmadan devam etti;
“Abula hocayi duydun mi? Pokşiyen ğhoroz! (Teyzemin “karamba karambita”sı) uşağunun sikuni kesturecek olanlar çameye gelsun dedi”
Ben de için için “demek tek şaşıran ben değilmişim, beni olduğu gibi teyzemi de şaşırtmış işte” diye seviniyorum. Teyzem devam etti sonra; “ Gotüriyim uşaği diyrum ama, ya eri büğrü kesersa diye da korkayrim abula, Tasin (kocası, o sırada Almanya’da işçi) esse keser beni, e uşak da büyüy, ne ediyim, ne dersun?”
Annem, kardeşlerin en “kıdemlisi”ve gelini olduğu “efendiler” kabilesinin de en büyük gelini olmanın verdiği Amazon edasıyla;

“ E gizum uşağun sukuni hoca kesecek diyil ha, bizum herif bağa demişti, Vunitli bir berber köye gelecek uşaklari sünnet edecek diye. Bu odur zay, korkma”
Teyzem korktu mu bilmiyorum ama, bildiğim şu ki teyze oğlum aslan gibi, demek ki berber essetten da ustaymış! Teyzeoğlu duyay misun:)
Akşam oldu, evin aşhanasında, tavandan zincir inen ocağının başında toplandık. O zincire asılı kara güğümde kaynayan suyla demlenmiş çayımızı içip teyzemin tandıra vurduğu pideleri yiyoruz.
Baş köşede şimdilerde rahmet ve özlemle andığım dedem “Efendi’nin Hacı Murat”, onun yanında ben, ne de olsa erkek torunuz, yanımda annem, babaannem, ateşin etrafında dizilmişiz. Ocağın alevlerinin yüzlerimizde yansımalarını nasıl anlatmalı, düşünün ki bol yapraklı bir karayemiş temmuz batığı bir parlak güneşle aranıza girmiş, yüzünüzde bin bir eda, gölgelerimizin alevlerin şavkında duvara yansımaları, zannedersin bir Tarkowsky fragmanı. Bir film bu planla başlasaydı eğer, paganist bir tören hazırlığı olarak kolayca algılanır ve sürüklenebilirdi.

Bir efsane olan babasını çocuk yaşta kaybeden dünyalar güzeli Hanım babaannem o günlerde Guguda köyünde meydana gelen toprak kaymasından ve kaç ocak fındığın dereye indiğinden bahsederken, dedem ateş başı sayıklamalarına çoktan başlamıştı, her seferinde öne eğilişlerinde ateşe düşecekmiş hissi veren, başlarda birkaç kez tutayım diye uzanırken gülüşleri iki annemin, “korkma uşağum deden duracağı yeri biliy” , çıkan seslerden garmagudal bir Bach da çıkarabilirdi insan, Erkan Ocaklı- Muzaffer Sarısözen düeti de. Birden hocanın ezan sesi duyuldu, sonra da annemin sanki islam dini elden kayıyormuş feryadı:
“ uyy egiii ben apdes almaduuuuuummm”
Hemen koştu annem, hocayla yarış eder gibi abdes almaya başladı, sanırsın o abdesi yetiştiremezse tüm İslam aleminin namazı kazaya kalacak! Hacıhasanların Makbule öylesine eli çabuk bir kadındı ki, yere saçılmış darı tanelerini guduklayan bir tavuğu düşünün misal, annemi görse hayata küser, o derece. Hoca ezanı bitirmeden annem abdesti bitirmiş, seccadeyi sermiş ve elleri göğüs hizasında birleştirmişti, anlayın hızı
Bu arada evimizin hemen başında bulunan ormanlıktan garip sesler gelmeye başladı, annem abdestiyle meşgul olduğu için Mağura’nın en güzel kızı babaannemin yüzüne baktım. Dünyalar güzeli babaannem gözlerimdeki korkulu-kuşkulu merakı anladı
“ bardidur olar uşağum, hocayı mezak ediyler” dedi.
Öğrenmem uzun sürmedi , Bardi çakal demekti, mezak etmek de taklit. Meğer çakallar ara sıra eğlenmek için hocayı “mezak” ederlermiş. Bu arada annem islamın bayrağını dik tutmanın yüzüne yansıttığı tebessümle, Ramazan’da cemaati Dünya Kupası’nda Maradona’nın maçına yetiştirmeye çalışan imam hızını yakalamıştı.
Ben de meşe ve komar odunlarının meydan savaşlarındaki kılıç şakırtılarını andıran çatışarak yanma seslerinin eşliğinde yerdeki palanların üzerine uzanmış alevlerin dansını izliyorum.
Bir zaman sonra mahmurlaşan gözlerim kepenkleri yavaş yavaş indirirken, babaannemle annemin köy hayatı üzerine sohbetlerinin son kırıntıları da kulaklarımı tırmalıyordu.
“Miyase’nin küçük gizi Şoret’i Ağholilar istiymiş anne, duydun mi”
“he ben da duydum, ama nenesi benum gizum daha sebidur , ebedi vermem diymiş”
“uy uy çufut fadimeye bak, zay gendi 20 yaşinda gelin gitmuş sanursun. Egi Fadime sen gelin gittiğunda gizun Şoretten iki yaş küçüktün, kime dur anurların?”
Kısa bir sessizlik olduktan sonra yine annemin sesi araladı kulaklarımı
“Anne hau kılıçtaşa bi çiksak mi”
“benum dizlerumde derman galmadi mekbule.”
……. Zzzzz
Sabah kaçta kalktığımı tam hatırlamasam da, 9 sularında olduğunu sanıyordum. Yani köy yerine göre “öğlen” vaktinde.
Annem sabah ezanıyla uyanmış ve “nemaz”ini kıldıktan sonra yüz yıllık köy evimizin altındaki tarlaya giderek patates çapalayıp, pırasa, lahana, pazı filan toplamış; sonra da evdeki mısır çuvallarından birini değirmene indirip öğütmüş. Değirmen dönüşü de “Hurda Ğhala”mıza uğrayarak ayak üstü bir çay içmiş. Daha bitmedi, ahıra inip Gülhatun’u (Babaannemin ineği) sağmış ve sütü vurulmak üzere yayığa koymuş. Benim anlatmaktan yorulduğum tüm bu işleri benim güzel annem sabah namazıyla saat 9 arasındaki zamana sığdırmıştı.
-Kaktun mi uşağum! Yatsaydun biraz daha, ben kuymağı vurdum mu galdururdum seni”
Tipik Karadeniz kadını annem için “uşağunun” rahatı için yapamayacağı şey yoktur. Üstelik benimle konuşurken bir yandan da Hurda Ğhalamızın armudundan seçtiği iki armudu peştemalının ucuyla silip bana uzatıyordu . Hangi şiir, hangi ressam o uzanan eli ve o eldeki armutta simgeleşeni tasvir edebilir…
Annem bir yandan dönüş hazırlıklarını yaparken ben de akşamdan kulaklarıma izi düşen kılıçtaşa doğru bakmış hayallere dalmıştım. Acaba oradan bizim köy ve bizim evimiz nasıl görünüyordu? Okul yolunda kırk numara yaparak güya karşısına tesadüfen çıkmışım gibi yapıp, ezilip büzüldüğüm, sonra da görmemiş gibi çekip gittiğim Hamiyet ile çıksak kılıçtaşa mesela, denizi görebilir miydik!
-hayde oğlum gidelum!
Annemin sesiyle sıyrıldım Hamiyet düşlerimden.
-Ama anne Piri ağabeyin minibüsü gelmedi ki
-Eyhak bugün gelursa, gel biz yola goyulalım oğlum, iki dekke de Gaşukçi’ye eneruk! Ordan da Ağnas arabalarina binup Arakli’ye gideruk!
Ben sessiz kalınca annem iki büyük çantayı eline birini de omuzuna alıp, bana da küçük bir çanta verdi. Babaannemi öpüp koklayıp yola koyulduk. Hacı Murat sabah namazı için köy camisine gitmiş ve dönmemişti, ihtimaldir ki arızalı çeşmelerden birini “oğariyordur”.
Annem üst yola çıkınca kız kardeşi Leman’a bağırıp “Allaha ismarladuk Leman, bişe diy misun” dedi. “ yok abula, uşaklara selam söyle, unutmasunlar teyzelerini köyde”
Sonra köyü boydan boya geçmeye başladık. Annem bir yandan anlatıyor.
“ahan tam haburda domuz Kibar gelini dişledi”
Sırası mı anne! Korktuğumu anlamış olacak ki; “geceydi uşağum, korkma domuz gündüz bişe etmez”
Biraz rahatladım, ama annemin her santimetresinde anıları birikmiş köyümüze dair anlatacakları bitecek gibi değildi.
“bak hau fundukluği göriy misun. Çavuşoon Saleh’indur buralar, Samson’da durur ama gelup da doğru dürüst bakmaz eraziye”
Bana ne anne Çavuşoğlundan!
“Saleh’un garisi Nebiye lan bile giderduk guran okumaya, çok deynek yerdi nebiye , hoca da ander bişeydi, durmadan vururdi”
Yürüye yürüye, anlata dinleye köyümüzün kurulduğu dağın yamacına gelmiştik. Çeşme başında biraz soluklanmaya karar verdi annem. Manzara şu;
En az 300- 400 metre aşağıda, yeşillikler ve orman içinden kıvrıla süzüle akan bir dere; dere kenarında bozuk bir kara yolu, “kale” dediğimiz dağdan dere boyuna kıvrım kıvrım inen ve ormanın gizlediği sözüm ona bir yol. Karadere’nin dinlendiren ve kimi zaman da ürperten sesini adımlarımıza arkadaş edip aşağı inmeye başladık. Tek bir yanlış adımda dereye iniş 2 dakika, ama geriye bir şey kalmayabilir. Ve tabi annem de karşıda pastoral birer tablo gibi görünen çeşitli köylerle ilgili anılarını sıralamaya başladı.
“bak hau iki minareli çame varya, orasi Las köyüdür, annemun sut gardaşi Feride oriye gelin gitti”
“Senin de halan olmuyor mu anne”
“He halamdur, çok severum halamı, ama gidemedum duğunune”
“Niye gidemedin anne, çok mu uzak sanki”
Annem benim sesimdeki küçümsemeyi fark edip gülümsedi önce, sonra da mütebessüm devam etti; “Las köyü yakin gorunur ama, haburdan sabah yola çiksan öğle nemazina ancak düşersun oriye.”
“Ha o yüzden mi gidemedin anne”
“Yok oğlum yarımgünlük yürümeden ne olur, uşaklari pirakacak kimse bulamamuştum, ondan gidemedum”
“Yani bizim yüzümüzden mi gidemedin!”
Annem bu sözüm üzerine, kale yolunda bulunan ve asma yapraklarıyla çeşmeye dönüştürülen su kaynaklarının birinin önünde durdu ve elindeki yükleri bir yana bıraktı. Hiçbir şey söylemeden avucuyla suyunu içip kenara çekildi ve kaldığı yerden devam etti:
“Sen o zaman ne ararsun zay koydun kenduni adam yerine he mi” dedi ve gülmeye başladı. “Halam evlenduğunde ben iki senelik gelindum, iki abin var idi yalauz, bi da kuçuk emicelerun”

Kendimi dersini almış gibi hissediyordum. Bu çocuksu yenilginin hırsıyla anneme çıkıştım, bahanem yolun uzunluğuydu, güya..
“Ya daha ne kadar yürüycez anne, hiç araba gelmez mi, ben çok yoruldum”
“Yoruldun he mi sebim. Ver o çantayı da bağa, gel haboyle oturup dinlenelum biraz he mi”
Ne diyeceğimi şaşırdım, çocuktuk elbette ama dünyanın tüm sevgilerinin şölen yaptığı gözlerini görüyordum annemin.
“Yok anne yorulmadım ben, sen yorulmuşsun diye söyledim ben”
“Habu gada yoldan yorulur mu senun annen ula, gel istersan köprüye kadar yariş edelum”
Diyordu ama, alnında biriken terler ve sıklaşan nefesi, annemin bu cümleyi neden kurduğunu anlatıyordu bana, 20 sene sonra ..
Yine yürümeye başladık dik yamaçtan aşağıya doğru. Karadere’nin sesi her adımda biraz daha gür çıkmaya başlarken, bir yandan da içinde yürümekte olduğumuz ormanlık alanda binbir çeşit kuşun yaşama sevinci ruhumuzu dinlendiriyordu. Annemi bilmem ama ben henüz bu seslerin doğanın en güzel senfonisi olduğunun farkında değildim.
Şimdi anlıyordum ki, içine doğulmuş güzelliği fark etmek için ya dehşetli bir sezgi gücüne sahip olmalı insan, ya da benim gibi uzun süre ayrı kalmalı. Eğer Magavla’nın en güzel kızı (kendisi annemdir) gibi bakıyorsanız hayata, siz de zaten o güzelliğin bir parçasısınız, bir kırlangıç ne kadar farkındaysa güzelliğinin, annem de en fazla o kadar farkındaydı kendinin.
Tam düzlüğe inip köprüye adım atacakken, Ağnas arabalarından birinin önce sesi sonra görüntüsü düştü.
-Anne bak araba geliyor!
-E gelduk zaten oğlum. Hem o hamsi kasasi gibi dolidur şimdi, köprüyü garşiya geçelum Pervane arabalarina bineruk, olar boş olur.
Sesimi çıkarmadan annemin hızlı adımlarına eşlik ettim ve altımızdan gürül gürül akan Karadere’yi geride bırakıp karşıya geçtik. 200 metre ilerisi Kaşıkçı bucağıydı, annemin babası, güleç yüzlü Muhammed dedemin bir zamanlar zahire dükkanı işlettiği yer.
-Anne dedem dükkanı ne zaman kapattı?
-Çok oldi, burada işleri azalmiş da o yüzden Tirabzan’a taşimiş tükanini, oyle derdiler ben ne biliyim.
-Burda ne satardi dedem?
-Tereyağ, tuz, gazyaği, Erzurum kirma şekeri, peynir..ha bi da sari gurabiye satardi, uşaklara da verurdi olardan, ama çok garmadudaldi buranun tükanlari
-Bize da verur miydi anne?
-Allah deli ossun! Ula havu gadar gurabiyesini yedun dedenun, hale soray misun?
-Ben ne biliyim kim veriy anne.
-Deden veriy uşağum, deden veriy. Sen zaten sevmezsun benim bobami!
Annem bu sitemi yapmakta o kadar haklıydı ki, çocuk aklımız acının o türüyle tanışmamıştı henüz, bazı acıları tanımak için bile büyümek gerekmiş meğer. sonra öğretti hayat…
Haklıydı Mekbule…Bir vesileyle köye her gittiğimizde önce Baba evine gitmek isterdik nedense, Babaannemin ve Hacı Murat’ın aşırı sevimliliğinden mi, babamın yönlendirmesinden mi yoksa arkadaşlarımızın baba evine daha yakın olmasından mı bilmiyorum, ama önce annemlerin evinin önünden geçmemize rağmen genellikle Muhammed dedemin evini pas geçerdik. Annemdeki kırgınlığın derinliğini ancak yıllar sonra fark edebilecek ve düştüğümüz yoksulluğu kavrayabildiğimde anneannem ve dedemle paylaşabilecek çok az zamanımız kalacaktı..Şimdi, derin bir üzüntüyle, biliyorum ki, sevgi paylaşıldığında değer kazanıyor ve yokken sevmenin pişmanlık ve üzüntüden başka payı yok insana
Birkaç adım yürümüştük ki, bizim oralarla özdeşleşmiş ince burunlu ford minibüslerden birinin geldiğini gördük, annem hemen seslendi bana
-El et hau arabiye
-E sen etsene anne
-Uy! Ula yaninda erkek varikan, gari arabiye el eder mi, deli misun sen?
Himm..Demek ki ben erkek olmuşum. Hoşuma gitti tabi, elim kaldırışımı görmeliydiniz, zay Kanuni Zigetvar seferine çıkıyor. Durdu hemen minibüs!

-“Arakli”? dedim
-“He” dedi şoför. Bindik.
Annem cüzdanına yapıştı, bir yandan da şoföre sesleniyor.
-Kaç guruştur Arakli ?
– 5 liradur Hala( hala değil, babanın kızkardeşi Ğhala)
-Habu uşağa da para alaca misun?
Annemin habu uşak diyip aşağıladığı ben oluyorum. E hani az önce arabayı durdururken erkek olmuştum, ne oldu da..Bir sinir bir sinir, sormayın
tam ortasından naçak yemiş gürgenle gomar gafulu arası suratlı şoför bana baktı başını çevirip, sonra önüne döndü
-Yok hala, uşaklardan para almayruk!
Yaa bir insan, ergenlik çağına girmeye hazır bir delikanlı, iki dakika içinde böylesine madara edilir miy.?
Kızgınlığımı, annemin bu cevap üzerine yüzüne yayılan tebessümün sıcaklığıyla geçiştirmeye çalışıyordum, ki Araklı’ya indik.
Araklı’ya inmek demek, benim için köşedeki gara fırından ekmek almak demekti. Ekmeklerin “guduğuni” yemekle ün yapmıştım ve beni sevindirmek isteyen kim varsa bana “gudukli ekmek” alırdı. Eh, sevenlerin başında annemin geldiğini söylemeye lüzum yok, ayaklarımız fırına yönelmişti bile. Annem koynundan para çıkarırken, ekmek için ayırdığı paranın minibüse ödediği parayla aynı olduğunu gördüm, ve elbette tebessümünün sebebini de anladım. Güzel annem, bana fazladan bir “gudukli ekmek” alabileceği için yüzünü çiçek bahçesine çevirmiş meğer..Ekmekleri ben aldım ve yolun karşısına geçtik. Durakta tüm Araklı’nın en renkli siması, Ali Osman!
Ali Osman’ı ben “Tiraddan Tiraddan” tiradlarıyla tanımıştım. Ali Osman dolmuş kahyasıdır, Tiraddan da Trabzon. Benzin istasyonunun önünde akşamı eder ve devrilecekmiş hissi veren magirus minibüslerine Trabzon yolcusu bulmaya çalışırdı, eğlenirdi, eğlendirirdi bol bol da küfrederdi, ayrımsız. Kafasını bozacak bir şey olduğunda ya da duyduğunda, bir şekilde hiç eksik olmayan sigarasından bir nefes çeker ve bağırırdı; “gomuşum o havalara”


Ali Osman’ın “Tiraddanına” binip Trabzon’a doğru yol alırken annemin deniz değil de yol tarafına oturmasını görüp, güya çocuk aklımla, ” ne oldi anne deniz mi tutay seni” dedum, o “güya da bişe” dedi, “ula zay ben haburdan urusyaya üze üze giderum” dedi, he anne he dedum.
Kalecik’ten geçerken de hau ev haunundur, hau ev hatçenun gaynatasi, haura kaymakamı vurdukleri yer derken kalecik’i geçip Samayer’e geldik, eliyle bir tepeyi gösterip, “bak Pembe halan haurda gelindur, gocasi eldi ama o uşaklarla köydedir, büyüdüğünde beni oriye götürür müsün ula”
Götüremedim…
Bir kaç gün sonra haber geldi köyden, “uşaan .ikuni kesturmiş Leman”, “hem da köyden 7 uşaklan bile”
Berber sade funduk almış yarımşar çuval, kesmeye para almaymış!
Yorum bırakın