Arkadaşım Volkan Konak ve bordo mavi otobüs

Denizhan var Trabzon’da, sen tanımazsın, öğretmen. Senden bahsederken cümlenin başına kulakla beyin korelasyonunu kesip atan ‘merhum’ sıfatını ekledi! Bir soğuk yel esti üşüdü ölüm…

Tarifsiz bir yabancılaşma önce, ardından ‘sisler bulvarı’nda Unkapanı köprüsüne yaklaştıkça kaybolan gölge ve bir yitik hiçlik;  oysa haklıydı Denizhan, daha iki gün önce Maçka’da bir ceviz ağacının altında toprakla örtmüştük bedenini! Bilmem bizi bağışlayabilecek misin!

Meğer karıştığı Değirmendere ile ummana akan ‘bir küçük Maçka deresinin’ mezarlığa ulaşan notalarında yitik dostu bulmakmış hayat…

@

Aşağı yukarı aynı yıllarda, 80’li yılların ilk yarısında düşmüştük Paris’in Roma’dan olma kızının kollarına, İstanbul’a. Bendeki sosyal uyanışın etkisiyle olsa gerek fakültede ‘devrimcilik’ etmeye başlamıstım hemen, sen müziğine sımsıkı sarılmış kendi yolunu bulmaya kodlu bir Maçka delikanlısı olarak İstanbul’u keşif yıllarındasın. Beşiktaş’ta bir enstrüman kursu da mı açmıştın bir ara? Bugünden bakınca emin olamadım, zira üniversiteden bir grup ‘doğulu’ kardeş de yine Beşiktaş’ta benzer bir girişimde bulunmuştu, hafıza beşer nisyan, geçelim.

Yine bu yıllarda, 83-85 arası yani, müziğin devleri  arasında kendi özgün yorumunu ve sesini arayan, henüz otantik zenginliğinden fazlasını  belki kendinin bile fark edemediği bir  demlenme yolculuğu…

Hep sevgiyle söz ettiğin Orhan Gencebay’la da bu dönem de tanışmıştın. Belki bestelerinde saklı müziği ve sesi de Maçka’daki öğretmeninden sonra  ilk duyan o oldu.

Daha ‘Suların Horon Yeri’nde Türk müziğine yepyeni bir nefes geldiğini hissettirmiştin, Bayburtlu Zihni mi demeli Aşık Mahzuni ya da Veysel mi bilemedik ama ben daha ilk duyduğum andan beri hep Karacaoğlan bildim seni, en çok sen bilirsin niyesini.

TRT ekranlarında da görüyorduk çok nadir, köy yumurtası naifliğinde organik ve coşkulu bir kara can uşak!

1993’teki büyük çıkışın önce Trabzon ve Karadeniz’i sonra da tüm ülkeyi sardı. Şair Yaşar Miraç’ın ‘Faroz Türküsü’ dizeleri ve Ömer Kayaoğlu’nun yerel tınıları senin pastoral evrenselliğinle “Efulim” rüzgarıyla müzik dünyasına bomba gibi düştü. Bizim yüzyüze tanışmamız da bu dönem oldu. Muhabirlik yaptığım Kanal D’nin programlar müdürü Trabzon kökenli Oğuz Koloğlu’na seni önermiş ve kendisi de müzisyen olan Koloğlu zarif bir sahiplenme ile seni o dönemin en prestijli ve yüksek reytingli TV Programı olan Beyaz Şova (Beyazıt Öztürk) konuk olarak almış,o kabına sığmayan coşkun ve sınır tanımayan içtenliğin programı izleyen milyonların kalbinde ilk büyük izi bırakmıştı. O iz ki Maçka’yı, mahşeri bir kalabalığın hüzün dolu uğurlayışına özne kılacaktı,  yazık…

Etkisi çok büyük olan Beyaz Şov yayını sonrası çok sık görüşmeye başladık. Birçok gazeteci arkadaşımla tanıştın, medya çevren de hızla büyüdü, zira seni az çok tanıyabilen herkes o özgün ve ele avuca sığmayan karakterine ve müziğine meftun oluyordu. Yine bu dönemde Tuncer Köseoglu, Eyüp Karasakal, Murat Keklikçi, Cumhur Elmas, Mete Yılmaz başta birçok gazeteci arkadaşla birlikte sosyal etkinliklerde sıkça buluşmaya başladık. Etkinlik dediğimiz de Helsinki Filarmoni Orkestrası konseri değil, biz gazetecilerin stres atma yolu olarak seçtiği king partileri , meyhane sohbetleri ya da halı saha maçlarıydı. Ne iskambil oyunlarında ne halı saha maçlarında yenilgiye asla tahammülün yoktu.

Şimdi yazarken bir görüntü koptu geldi misal;

Beykoz Cubuklu’daki halı sahadayız. Benim o dönemin efsane ve henüz vicdanı cüzdana satmamış dergisi Leman’daki bir karikatür kahramanından esinlenip ‘Bidon’ diye seslendiğim ve lakabı adının önüne geçen Gürkan Öztekin’le sen (O da bana Marlon derdi) aynı takımdaydınız. Bir pozisyonda sen ilerde boş kalmıştın ve karambol içinde topa sahip olan Bidon’dan topu sana atmasını istiyordun ama heyhat Bidon’un lakabını unutmuştun! Sonradan, diyalektik metodolojiyi kullanarak ulaştığın bir sonuç olarak gördüğümüz ikili kombinasyonun ile yankılandı Çubuklu vadisi:

-Poşeeeeet (olmadı, duymadı.!)

-Torbaaaaaa la torbaaaa çabuk topu bana at bana at çabuuuk!

Gülmekten ne ‘torba’ asist yapabildi sana ne biz olduğumuz yerde ayakta kalabildik, yine bir başka maçta gol atması muhtemel bir rakibini daha korner atılmadan ‘tedbiren’ sakatlaman da hoş bir anı bugün.

Meğer 32 yıl sonra Maçka vadisinden sonsuzluğa kanatlanmış ele avuca yüreğe sığmaz bir kırlangıçmış hayat…

@

Şimal daha küçük, 3-4 yaşlarında hareket edebilen Anzer balı kıvamında, Çengelköy’de sen Selma Şimal ve Gülay merhum, boğaz havası almaya inmiş , Şimo’nun Selma’nın elinden kurtulup bir anda denize yönelmesiyle donup kalmıştık, ama sen göklerde kartal gibiydin, nasılda çeviklikle sarılmıştın hayatın en büyük armağanına.

Yine bir gece Çengelköy NATO Yolundaki evinin demirbaşı gibi olan Kor adlı Alman çoban köpeğin kaybolmuş ve beni aramıştın, yakın oturuyorduk zaten, ‘Selo gelsene Kor kayıp 2 saattir, Çamlıca ormanındadır bulalım şunu’

Ellerimizde iki fener Çamlıcayı epey bir adımlamış ama eli boş dönmüştük çaresiz. Neyse ki eve döndùğümüzde Kor’u kapının önünde bulmuştuk. Sevgiden beslenen öfkenle Kor’a öyle bir bağırmıştın ki dev köpek bir anda süt dökmüş kötü kedi Şero’nun pısmış haline dönüşmüştü.

@

İki kez karayolu ile Ankara TRT yolculuğumuz oldu, benim bir program önerim çok hoşuna gitmiş ve TRT’ye önermiştik. Yanılmıyorsam dönemin TRT programlar müdürü Serpil Akıllıoğlu bey bizi makamında kabul etmiş ve öneriyi çok beğenmişti. Ancak bize son karar vericinin kendisi olmadığını ifade etmiş ve o dönem TRT’de çok etkin olan Trabzon kökenli bir Genel Müdür danışmanının ‘olur’ vermesi  gerektiğini fısıldar gibi söylemiş, biz de tüm iyi niyetimizle 15 gün sonrasına randevu alıp İstanbul’a dönmüş, iki hafta sonra da bu ismin karsısında projemizi dillendirmiştik. Proje yine heyecanla kabul görmüş ve bürokratik rutinin tamamlanması için İstanbul yoluna düşmüştük. Daha Oran TRT binasından çıkmadan aynen şöyle demiştin: Selo bu işi unut, bunlar bize program yaptırmazlar, adamın gözünde yalan dolan ne ararsan var!

Evet dediğin gibi olmuştu. Gözünde yalanı dolanı gördüğün adam işin neresindeydi bilemezdik, ama yıllar sonra iktidar talebiyle kendi insanlarına kurşun ve bomba yağdıran CIA projesi o yapı, belli ki daha o dönem tüm kontrolü eline almıştı ve bizim gibi ‘kendilerinden olmayanlara’ alan açacak değillerdi, liyakat da neymiş ille de koşulsuz itaat ve sadakat!

@

Bir yaz Trabzon’unundan İstanbul’a kara yolu ile dönmeye karar vermişiz, bordo grand vitaran sende henüz, uçakla pek aran olmadı hiçbir zaman, benden beterdin yani, ilk molamız Yoroz, hani en güzel senin diline yakışan “götündeki yırtık Yoroz’dan görünüyor” tespitinin mekanı, zannederim Trabzon’dan batıya doğru bakarken gözle görülebilen son burun olduğu içindi bu teşbih, götümüzdeki yırtık bile sensiz “yamali götli polisler”

Sonra Giresun’da bir mola, sonra Yason kilisesi ve Uzun saçlı Nusret’e uğradık, seninle ilk kez karşılaşıyor olmanın heyecanı ile hünerlerini sergilemeye başlamış ama senin cevapların ve tavrın karşısında kısa sürede savunma pozisyonu almış ve efendi efendi çay içmiştik, sayende:)

Toprakla örtüp üstünü kara yoluyla dönerken uğradık Nusret abiye yine; Tuncer, Eyüp ben, ondaki sen çoklarında olduğundan daha derin izler bırakmış, öyle etkilenmiş ki hiç saklama çabasına girmeden birkaç damla yaş düşürdü toprağa

@

Kadıköy’de aylak adımlarla düşünedururken bir zamanlar Kadıköy’e Kapadokya havası veren yuvarlak zeplinin önünde buldum kendimi ve seni. Öyle ya, sen benim onca itirazıma ve işletmeye güvenemeyiz feveranıma rağmen 3-5 yaşlarındaki Şimal’le yerden kontrollü o sepete binmiş ve şükür ki kazasız belasız inmiştiniz. Sonra sepetin akıbeti malum, içindeki 8 kişiyle birlikte zeminden kopup atmosferde kaybolma riski sonrası Kadıköy belediyesince yerinden sökülmüştü, “çok güzeldi Selma ile de binebiliriz” dediğinde öfkem kabarmış demediğim kalmamıştı. Kabına sığmaz hallerin hız kesmeden devam ediyordu yani

Halkla kurduğun içten samimiyet ilişkisi zaman zaman güç durumlar da yaratıyordu. Hatırlar mısın bilmem, Hemşinli bir zahire esnafı öyle saf ve temiz bir ısrarla seni dükkanının ofisine sürüklemişti ki, normalde seni delirtmeye yeten oldu bittiye tebessümle yanıt vermiş ikram edilen o boğaz yakan Kızılay sodasını da tek dikişte bitirmiştin, sevgili hemşehrimiz sanki anlamıştı sendeki rüzgâr degişimini ve pek ısrarcı olmamıştı ‘biraz daha oturun’ da…

@

Telefonun ekranında sabahın 03’ünün içinden geçen ‘Voki’ kaydı belirdiğinde ürkmedim değil, biliyordun o dönem üzerine güneş çekmeden uyumadığımı , hoş uyuyor olsam ne gam,özellikle o dönemler ‘dost’ tarifinin karşılıklarıydık birbirimize.

Telefonu açar açmaz sesin : Selo dinle ; ‘Göklerde kartal gibiydiiiim , kanatlarımdan vurulduuuum, mor çiçekli dal gibiydiiiin bahar vaktinde kırıldın’ fondan Selma’nın sesi, ‘Selo kusura bakma bu saatte  uykunu böldük’ 

‘Selooo şimdiye kadarki  en özgün yorumlarımdan biri oldu, dizeler ruhuma işledi sanki, listeleri alaşağı edecek kardeşin, şu an tam Afyon Anıtı’nın önündeyiz, son tınıyı da bulmanın sevincini biriyle paylaşmalıydım, sen oldun, Selma’nın da selamı var’

Birkaç kesik kelime dışında; (şahane olmuş, yavaş git, dikkatli ol, selam) kelam edemeden kapattın zaten. ‘Göklerdeki Kartal’ hemşehrimiz, İstranca ormanında 41 yaşında katledilen Sabahattin Âli’miz senin bestenle bir şiiriyle daha  milyonların dilinden kalplere sızmıştı.

Meğer sabahın üçünde dostun telefonuyla geceye açan güneş 15 yıl sonra baharda kırılan dalmış, meğer…

@

Sol memenin altında iyilikle çarpan yüreğinin sıcaklığı ve merhametine Cem Karaca jestinle de tanıklık etmiştik. O dönem Cem Karaca Kuruçeşme sırtlarında mütevazi bir mekanda ekmek parasını kovalıyordu ve sen işlerin pek de yolunda gitmediğini ögrenmiştin. Hemen biz gazetecileri organize ettin ve 15-20 kişilik bir grup olarak kendimizi mütebessüm ve gururlu  ‘gençler hepinize ayrı ayrı teşekkür ederiz, iyi ki varsınız’ diyen merhum Cem Karaca’nın karşısında bulmuştuk. Kimin kıymetini bildik ki…

Esasen 2003’teki Cerrahpaşa depremi sonrası sosyal çevren dağdan inen çığ hızında büyümüş ve başını kaldıramaz olmuştun. Biraz da bu nedenle artık eskisi kadar görüşemiyor dertleşemiyorduk, kimi senin genellikle de benim huysuzluklarımız aramıza mesafe koymaya başlamıştı.

Bu durumdan benden çok sen rahatsız olmalıydın ki, bir ABD dönüşü havaalanından arayıp “Selo birazdan Amerika’dan uçağa biniyorum, Kuzey’e ne alsam bilemedim, bir yokla da dönsene bana, sana votka alıyorum”

Kuzey kulaklık olabilir dedi, çok şeyler anlatan bordo mavi otobüsünden sonra yine 10 bin km ötede aklındaydı Kuzey, ben votka yerine Ararat Ateş suyu istedim sadece, gerçek bir dost nasıl olur sorusunun yanıtı resmine bakarken ekrandan…

Sıkı bir vefa dersi vermiştin, Trabzonlulara özgü kibri yönetemeyen iki faniydik sanıyordum, birmiş meğer.

Kibir demişken, senin bestelerinle çok daha sevdiğimiz koca şair Yaşar Mirac, Maçkalı sanatçıları sayarken seni ve Nihat Genç’i , özellikle insan ilişkilerinde kibre olan uzaklığınız , kültürel adanmışlığınız ve samimiyetinizle apayrı bir yere koyardı, nedenini de kimi rijit-esnaf  örnekler üzerinden açıklardı. Nihat abi de hasta şimdi, iyiye gidiyor haberlerine rağmen korku hükmünü kuruyor Volkan. 

Senin önerin ve hatta biraz da ‘dayatmanla’ Kızılay Genel Başkanlığı na seçilen Tekin abiye (Küçükali) medya desteği verdiğim süreç başladı , 2006-07 filan. Dayatmanla diyorum , zira Tekin Küçükali geçmişinde Milliyetçi İşçi Sendikası (MİSK)’in genel başkanlığını yapmış, vukuatı bol bir isimdi ve bizim dünya görüşümüze tersti. Çekincemi anladığın için aynen şöyle demiştin; “Selo ideolojisini bilmem ama Tekin abi şu hayatta arkanı dönebilecegimiz birkaç adamdan biri, dene olmazsa bırakırsın oğlum”

Dediğin gibi olduğunu kısa sürede anladık şükür. Tıpkı Ünal Karaman’a yönelik önyargım gibi Tekin abiyi de insan tarafıyla değerlendirmemi istemiş ve beni vebalden kurtarmıştın. O Tekin abi ki tam da seni doğrularcasına, o sırada hasta ve ameliyat olan Erkan Ocaklı’yı düşünür-konuşurken birden  bire  “Selo Erkan babaya sağlığındayken bir onur gecesi yapalım mı?” demişti.

“Yapalım abi”

“Hayde Şimal’e gidelim, Volkan’la konuşalım, o olmazsa işin başında olmaz”

Geldik sana. Duyar duymaz öyle sahiplendin ki, süreç,  Türkiye’nin en prestijli konser salonu Cemal Reşit Rey’de Erkan Ocaklı’ya muhteşem bir saygı gecesiyle sonlandı. Merhum Ocaklı’nın o gece yaşadığı onur ve kıvancın şu hayatta karşılığı yok, merhamet haznesi okyanus iyiliğin sönmeyen deniz feneriydin sen.

Zamansız gidişin sonrası çokları Emre Belözoğlu adlı futbolcuyla akrabalığına şaşırdı. Doğru hatırlıyorsam senin babaannenle onun anneannesi kardeşti. Emre premier ligde futbol oynarken ırkçılık suçlamasına maruz kalmış ve İngilizler senin kuzenden savunma istemişti. Galiba birlikte bir ‘savunma metni’ hazırlamıştık ama sonrasını bilmiyorum, sen anlatmadın ben merak etmedim!

@

Bu satırları pek çok degişik mekanda ve daha çok sokaklarda yürürken yazıyorum, misal bugün 15 Nisan Salı ve Cemal Süreya sokakta seninle yanar Nihat Genç’le kavrulurken bir anda Edip Akbayram’ın evinin önünde yakalandım kendime! Siz şövalyeleri iyiliğin, niye hep acele işiniz!

Çocukluğumuzun karadeniz gecelerinde ormanlardan gelen yabani hayvan sesleri neden hiç ürkütmezdi bizi, neydi o seslerin gizemi ki korkudan çok çağrı duygusu verirdi bize ?

Çernobil’in Karadeniz üzerindeki etkisini de kafana takmış, tüm finansmanıni üstlendiğin işin medya kısmı da yine bana kalmıştı. Bunun için de Ankara’dan saygın bir akademisyen ablanın rehberliğinde araştırmalar yapıp sonucunu da bir rapora dönüştürmüştün. Sonra bu raporu sevgili arkadaşımız Erdoğan Aktaş’ın Star Tvdeki programında kamuoyu ile paylaşmıştın. Ama hatırladığım şu ki topluma hakim kaderci kabulleniş istediğin sonucu alma ve farkındalık yaratma etkisinde beklentilerin altında kalmıştı.

Rahmetli Kazım Koyuncu ile seni doğal olarak çok karşılaştıran oluyor ve bir rekabete gireceğiniz toplumsal önkabul olarak zihinsel bir zemin buluyordu. Oysa seni biraz tanıyan herkes değil kıskanmak sınırsız bir destek vereceğini biliyordu. Kazım’ın hastalığı belli olduğunda gözlerinden dökülen inci tanelerine tanığım Volkan’ım. O dönem Kazım’ı biraz tebessüm ettirecek her şeyde sen vardın; Bordo – Mavi battaniye takımı, biblolar, havlular, tek Kazım mutlu olsun…İyiliğin militan şövalyesiydin sen.

@

Vatan gazetesinde muhabirim, 2002 -2003 o aralar. Şimdinin dev işadamı Ali Ağaoğlu tüm akrabalarını Uludağ’da sahibi olduğu otelde ücretsiz tatil keyfi yaşatmıştı. O dönem için bile büyük ilgi çeken gazete sayfalarını dolduran bu romantik tasarruf üzerine haber müdürümüz Atilla Güner, ömrü uzun olası, Selo şu hemsehrini bul da birkac kelam et demiş ben de kendisine ulasıp mini bir röportaj-haber yapmıştım. O tanışıklık sonrası Ali Ağaoğlu ile aramda gazeteci-iş adamı ilişkisi başlamış, (bir CTI düzeyinde tabi ki olmadı,olsa ilk sen elestirirdin biliyorum) Ali abi ile ara sıra konuşuyor olmuştum.

Bu dönemde önce Selma ile konuşup olur aldıktan sonra Ağaoğlu’na şunu söylemiştim, mealen: Abi bu Volkan bir deli uşak, eline birkaç kuruş para geçiyor, onu da dağıtmaya pek uygun bir şövalye ruhu var malum, uygun fiyata bir daire versen şuna da kiradan kurtarsak”

Hiç ikiletmedi Ali Ağaoğlu , sonra sen mi aradın Ali abiyi hiç kibir yapmayıp yoksa Ali abi mi seni haylaz kardeşini arayan abi samimiyetiyle bilmiyorum, önce Çekmeköy’de sonra da Andromeda’da, Atasehir’de birkaç daire niz oldu, tabi en çok da Selmacanımız sevindi bu işe.

Ali Ağaoğlu ayrıntısı neden önemliydi diyenler olur, şundan; kısa süre önce çok beğenileceğine emin olduğumuz program önerimiz herkes tarafından beğenilmiş ama TRT’de etkin bir Trabzonsuz Trabzonlu’dan veto yemiştik, ben neysem de senin ladin ağacı gibi dik duruşundan rahatsız olmuştu belli ki. Trabzonlunun Trabzonluya özellikle ekmek gurbetinde elle tutulur destek verme konusunda pek olumlu örnekler yoktu, hatta 2003 Sedat Simavi özel ödülünü bir Trabzon Liseli isme vermişlerdi ama şehrin umuru bile olmamıştı, niye diye sormaya lüzum yok, sen de iyi biliyorsun cevabını, kapatalım, ama Ali Ağaoğlu’nun hakkını da verelim.

Ayşem destanın da Ayşe’sine duyduğu pastoral sevdasına yanan delikanlı der ya hani ” Ablam kızına senin adını verdi, seslenmeye dayanamam”

Sen de 2. Çocuğun Volkan’a kendi adını verdin Volkan, sevenlerini  sınıyorsan bil ki sadece toprağı mutlu ediyorsun, bakalım nasıl taşınacak bu yük!

@

‘Selo sınıf bilincinden yoksun bırakılmış veya kişisel olarak da böyle bir ihtiyaç duymamış yoksul halk çocuklarının sırf hayatta kalma iç güdüsüyle belki de istemeyerek polis üniforması giydi diye katledilmesini bana kimse savunmayacak, böyle devrimcilik olmaz”

Yanılmıyorsam sol örgütlerden birinin bir trafik polisini infazı sonrası etmiştin bu cümleyi ve beni bir kez daha iç hesaplaşmaya yöneltmiştin.

Maçka’da hep sen gibi deli akan Degirmendere’ye 100 metre yükseltide en çok sevdiklerinin çoğaldıklarının yanıbaşında bir ceviz ağacının altında üstüne çektin toprağı ve yıldızları,  sonsuzluk uykuna yattın.

Şair Ülkü Tamer der ya hani Volkan, ‘üşür ölüm bile’ sıtmalı hayvanlar gibi üşüyoruz yokluğunda. Hayatın dinamiği hep daha güçlü ölümden madem, sen anılarda ve evlatlarda ve seni içselleştiren gönüllerde yaşamaya devam edeceksin.

@@@

“Selo yürüyüp gitmeli mendireğe. Oradan da taa ucuna kadar oturmalı, ama karayel varmış, dalgalar adam boyunu geliyormuş, ıslanıyormuşun sana ne…””

‘Parlayan atlar’ gibi geldin geçtin içimizden, yelelerinin izi gök kuşağımız artık, hatıran bakidir kardeşim…


Yorum bırakın