Bu aforizmayı, yani başlığı devam ettirirsek: “az pilav mümkünse çok olsun” seslenişini üniversite eğitimi için yuvasından gurbete uçan her kuş, evet öğrenci tabi ki, aynen bu kelimelerle olmasa da sıkça kurmuş olsa gerek.
Benim üniversite eğitimim İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesindeydi, hoş biz başladığımızda hala Basın Yayın Yüksek Okulu idi, sonra daha havalı diye adını İletişim’e çevirip içini boşalttılar, çokları gibi.
Okulumuz İÜ Ana binanın meşhur ana kapının yan sokağındaydı, Eczacılık Fakültesi’nin devamında. O Yolun sonu da Süleymaniye Camii ve külliyesine çıkar, yok yolunuz orası da değilse devam eder Mercan yokuşundan Eminönü iskelesine inersiniz.

Fakültemizin içinde bir de camii vardı. Kaptan-ı Derya İbrahim Paşa camii. Küçük ve sevimli bir camiydi, belki bu sevimli mimarinin de etkisi çoktur, okulda bulunduğumuzu uzun yıllar içinde ne camiye ne de cemaate karşı en küçük bir saygısızlığımız olmadığını hatırlıyorum. Süleymaniye’nin ihtişamı altında öylesine mütevazi bir duruşu vardı ki, kim bilir belki biz devrimci öğrenciler de “ol vücutta” biraz da devlet dersinde sürekli dayak yiyen kendimizi buluyorduk
Genellikle yoksul halk çocuklarıydık, çokları gibi. Ama tarif edilmesi zor bir yaşama coşkusu ve iyiye adanmışlık vardı hepimizin hamurunda. Polis şiddeti filan oyun gibi geliyordu. Tabi bu oyunlardan sonra kalan kimi şekil bozuklukları da olmuyor değildi, sıkı duralım şimdi; evet bu hallerimize de yine en çok biz gülüyorduk, valla bak!
Hatta bir korsan eylem sonrası yakayı kaptırınca yediğimiz dayaklardan, şimdinin ünlü sanatçısı Onur Akın’ın sağ gözü, benim de sol gözüm morarmıştı, gaybana morluk da hemen geçmiyor malum, öylece okula gelmiştik. Kolsuz Şeref abinin hemşerisi Taylan’ın bize bakıp bakıp gülmesi öyle değerli bir hatıra ki şimdilerde…
Şeref abi Malatyalıydı. Süleymaniye Külliyesinin kiracı esnaflarındandı. Hem çay hem çorba yemek satardı. Külliyenin o küçük odalarından biri biz fakülteli öğrencilerin özel mekanı gibiydi. Fosur fosur sigara ve Onur Akın’ın “Bekle bizi İstanbul” (Vedat Türkali) beste çalışmalı yoğun saz altı günleri. Onur o günlerden bugünün koca yürekli sanatçısını üretti, sayısız güzel besteyi, neyse dağılmayalım. Şeref abinin sol kolu dirsek altından kesikti. Çocukluğuna uzanan bir kaza sonrasının zorunlu sonucu diye hatırlıyorum.
Çok merhametliydi biz öğrencilere karşı. “Ben sizin abilerinizi çok severdim” derdi hep. Abilerimiz dedikleri Deniz’ler Cihan’lar. “Harcadılar çocukları. Çok terbiyeli ve borcuna sadıktılar!”
Sadakat bahsinden esnaflığın anayasasına atıfla bize de ilk mesajını veriyordu aslında Şeref abi. Yıllar oldu öleli, şimdilerde oğulları Gazo ve Hüseyin aynı işe devam ediyorlar. Başlığa dönersek;
Alper, Taylan, Ali Kemal, Rukiye, Onur, Sedat, Mustafa, Hamiyet, Sultan, İlknur, İzo, Ünal aklıma gelmeyen onlarca arkadaş daha, özellikle geceye dönmüş akşamlar ve hafta sonları okul yemekhanesi de kapalı olduğundan Şeref abinin mekanda alırdık soluğu. (Gerçi bu cümle pek olmadı, biz aslında orada yaşardık da, soluk almak için 150 adım ötedeki okula giderdik diyelim.)
“Şeref abi, bize 3 tane az çorba mümkünse çok olsun!”
Ruhu şad hatırası daim olası Şeref abi ve pek de geçinemediği abisi Hacı abi, bir kere olsun biz öğrencileri rencide etmeden yıllarca çorba koydular önümüze. Az çorbalarımız pilavlarımız hep porsiyon porsiyon geldi de, bir kere olsun para muhabbeti yapmadılar. 50’li yaşları bitirmeye hızla koşulan bu yaşlardan bakınca sevgi hasret ve minnetle yad etmemek olmuyor.
Süleymaniye o dönemlerde de çok sayıda turist kafilesini ağırlardı. Kolsuz Şeref abi de asıl kazancını bu ticaretten edinirdi esasen. Çay çorba biraz da sosyal alandı onlar için de.
Gri şalvardan hallice ve askılı pantolonları olurdu mutlaka, ve her birine fare düşse bulamayacağın derinlikte cepleri. Alış veriş yapınca eğer para üstü verecekse para demetini kesik kolunun koltuk altına sıkıştırıp içlerinden gerekli banknotları çekiş ustalığı ve hızı imrenilesiydi bizler için.
O dönem küçük dükkanların önlerinde, demir parmaklıklarla çevrelenmiş minik yeşil alanlar vardı, birkaç meyvesiz ağaç. Şeref abi, çalışmaktan bunaldığı zamanlarda kendini bu ağaccıklardan ikisine gerdiği hamağına atar ve şekerleme yapardı.

Olay anında ben de oradayım. Avrupalı bir turist kafilesi de sanırım Süleymaniye’yi geziş yorgunluğunu birer kahve ile atma molasında, içlerinde gayet şık hanımlar da var. Şeref abi, bu “şık” turistlerin arasından bir endamla geçerek hamağına uzandı. Heyhat! Daha ilk salınım bitmeden hamağın ipi koptu ve Şeref abi toprağın üzerine düştü. Yerden şöyle bir kesti etrafı, göz göze de geldik, baş işaretiyle yardıma ihtiyacım yok filan dedi, sonra da sağ elini başının altına koyun zevahiri kurtardı: Ohh böyle daha rahat!
Yorum bırakın