Rosa’m Clara’m Makbule’m…

70’li yılların ortası. Her Karadenizli kadının yaptığı gibi, yanına bir “erkek” almadan yolculuğa çıkmamış ve “erkek” olarak da beni, 8-9 yaşlarındaki oğlunu seçmiştin. Rutin Zavzaga ziyaretlerinden birini yapmış; kaynana, kaynata, kız kardeş, konu komşu, torun torba muhabbetleri sonrası, önce bir Guguda minibüsü ile “çarşı”ya (Araklı merkez) inmiş, Çarşı’daki bir tanıdık dükkandan (Gençalioğullarının dükkanı!?) kuymaklık peynir ve tereyağı aldıktan sonra Trabzon’a giden minibüslerin olduğu petrol ofisi önündeki durağa geçmiştik.

Durakta “hayde tiraddan tiraddan” diye ünleyen, ceketinin boyu ve kolları uzun, gömleğin üstüne üstün körü bağlanmış hissi veren boyun bağı gibi bir kravatlı adam gördüm.

-Anne, habu adamın kravatı bizim ev sahibinin babama verdiği kravatın aynısı!

Ev sahibimiz Gugudalı kalender bir abiydi, Almanya’da işçi olarak çalışır ve her yaz tatile gelirken babama mutlaka bir hediye getirirdi. Çocuk aklımızla o senenin modası olan çarşaf gibi kravata çok gülmüş, babam da kravatı sandığa kaldırmıştı. Annem hafif sitemli bir sesle

-Ula tanimdun mu o Ali Osman’dur, dolmuşlara kahyaluk eder, Assiye halanun da ekrabasudur, ne varmış gravatında?

Sarı beyaz renkli bir magirus minibüs hatırlıyorum, şimdi yazarken Sürmene tarafından geliyor ve hafif sağa kırarak benzincinin önünde duruyor. Ali Osman’ın ünlemeleri arşa varacak gibi; “Haydeee, Falgoz, Arsen, Yomura, Tiraddan, haşşindi kakay”

Sigarası yine eliyle ağzı arasında ring ypıyordu Ali Osman emicenin, sen Falcıoğullarından Hacıhasan’ların torunu Makbule nasıl da içten ve sevgiyle bakıyordun Ali Osman’a, bir şeyler sordun ona o da sana bir şeyler söyledi , ben merakla ikinize bakan ve bir an önce Trabzon’da mahalleye dönmeye can atan bir uşak.

7 yıl olmuş sen gideli. Dün gibi. Bir perdeye yansımış hayallerde kendimizi izliyor ve buna hayat diyoruz anne. Yüz milyonlarca anne gibi, sevdiklerinize adanmışlığı hayat bilip tükenirken için için sevdiklerinizle çoğalmak oldu tek mutluluğunuz.

Ve tıpkı ve sen ve senin gibi milyonlarca kadından ikisi de Clara Zetkin’le Rosa Lüxemburg’du misal. Onlar dünyada olup bitenden haberdar olmanın öfkesiyle, kadınlara ve insanlığa bir ömür adadılar. Şundan o kadar eminim ki, onların siyasal bilincine sahip olacak koşulların olsaydı, eşitliğin bayrağını onlardan çok daha büyük bir cesaret ve merhamet dolu yüreğinin fırtınası ile zulmün burçlarında dalgalandırırdın Makbule’m. Laf aramızda, sen ikisinden de güzelsin, ama yürekleriniz birbirinden güzel:)

Hayat o çelebi ruhunun özümseyişi gibi kendi mecrasında akmaya devam anne. Torunların iyi, evlatlar bıraktığın gibi. Kenan emice ki en sevdiğindir çocuklarının köyde ata evinin bacasını tüttürmeye, Kara dere, suyu yağmalansa da çağıl çağıl çağıldamaya, “Ander yağmur Pelitliye niye hiç uğramay” serzenişleri karşılık bulmaya, Trabzonspor yine şampiyonluk hikayeleri yazmaya ve yaşatmaya ara vermeden devam ediyor. Babamla bir deplasman maçına giderken yolda yerim diye cebime koyduğun kurabiyeler hiç bitmedi anne. Annelerin cebimize koyduğu ne varsa bir ömür bitmezmiş meğer, yokluğunda anladım

“Rosa’m Clara’m Makbule’m…” için 3 cevap

  1. Allah rahmet eylesin. Harika bir yazı olmuş yine. Eskilerin yeri hiçbir zaman dolmaz, dolmayacak da…

    Beğen

  2. Merhaba Selahattin bey
    Buz gibi suyunda yüzdüğüm, şelendırada balık tuttuğum Kara Dere çocuğuyum.(OS-Turnalı)
    Yazdıklarınızın her kelimesinde kendimi buluyorum.Kaleminize ve yüreğinize sağlık.

    Beğen

    1. hiç kopamadık ki oralardan…

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: