BİR DEPLASMAN HİKAYESİ!

  “Deplasman” a çıkmadan emeğe saygı ve nobran saygısızlığa dair birkaç cümlem var, bağışlanmamı dilerim! Doğduğumuz kente ve o kentin kanaat önderlerine , medyasına ve günlük hayatın algılanışına  dair bir düş kırıklığı… TS başkanı sayın Sadri Şener’le Habertürk adına kısa bir tele-röportaj yaptım. Sonra da bu röportajın hiçbir kaynak verilmeden neredeyse herkes tarafından saygısızca kullanılışına…

Written by

 

“Deplasman” a çıkmadan emeğe saygı ve nobran saygısızlığa dair birkaç cümlem var, bağışlanmamı dilerim!

Doğduğumuz kente ve o kentin kanaat önderlerine , medyasına ve günlük hayatın algılanışına  dair bir düş kırıklığı…
TS başkanı sayın Sadri Şener’le Habertürk adına kısa bir tele-röportaj yaptım. Sonra da bu röportajın hiçbir kaynak verilmeden neredeyse herkes tarafından saygısızca kullanılışına tanık oldum.
Nihat Genç’in ‘Selo şehir epeydir sadece çakal üretiyor, aman kendine dikkat et’ derken neyi kasdettiğini şimdi anlayabildim.  1984’te okumak için geride bıraktığım şehrimin, hala o günün değerlerini koruyor önkabulû hüznüm oldu.

Elbette ki derdim bir röportajın peşinden koşmak değil, etik değerlere bu denli hızlı yabancılaşma kılıç yarası gibi.

Bilmem kaç yıldır Trabzon üzerine kalem oynatırım 1 kuruşluk bir çıkar hesabım olmadı, bilakis kendimden verdim durdum, İstanbul gibi insan yutan bir kültürde her koşulda bu mağrur ve yalnız şehre omuz verdik diye kaybettiklerimi söylemekten hicap duyarım.
Gazetecilik yaptığını iddia eden isimleri bir yana koydum ve sarraf titizliğinde Trabzon üzerine yazılan ne varsa okumaya çalıştım, bu “hırsızlamanın” ahlaki boyutunu önemseyen bir kaç satır aradım sonra, sonra yine düş kırıklığı..
Trabzon garip yer. Benimle şahsen tanışan, konuşan hiç kimseyi kardeşim Emrulliden ya da can arkadaşım Temel’den ayrı tutmadım, araya sınırlar koymadım. Ama bir şeyi daha yapmadım; asla kişilere, mevkilere ya da menfaatlere göz kırpmadım, ayıp sayarım. Trabzon için doğru olduğuna inandığım ne varsa onu yazdım, elbette  yanılgılarım  da oldu, e size peygamber soyundan geldiğimi de söylemedim hoş!

Benim Trabzonsporluluğuma övgüler dizen birileri, mesela, Fetullah İsrail’i kınamadı diye acımasızca eleştirdim diye birden karşıma geçtiler, çünkü öncelikleri Trabzon ya da Trabzonspor değildi, yolları açık benden uzak olsunlar!

Benim kalem gücüme ve tecrübeme şiirler yazan bir başkası, mesela, benimle tanışmak için gösterdiği iştahı, tanıştıktan sonra mensubu olduğu taraftar grubunun “beslenme alışkanlıkları”nı eleştirdim diye, tüm ilgisini kesti benden, çünkü öncelikleri Trabzon ya da Trabzonspor değildi, yolları açık benden uzak olsunlar!

Benim de çok sevdiğim bir başkası, mesela, sadece “arkadaşı” olduğu için savunduğu bir taraftar sitesi yazarını, “herkese şirin görünme kaygısı omurgasızlık belirtisidir, bu tiplerden hazzetmem” dedim diye bana bakışını değiştirdi, çünkü önceliği Trabzon ve Trabzonspor değil, arkadaşıydı, yolu açık benden uzak olsunlar!

Ben bu kentin dokusuna aşığım; Beyaz Taş’taki yosunun kokusuna, Zigana’nın rüzgarına, Zavzaga ‘nın kıblesine, kara lastikli nenemin gugar parmaklarına, yüzyıllardır bir memleket türküsünü çağlayan derelerinin senfonisinedir düşkünlüğümüz.

Bu son hırsızlama bana şunu gösterdi;
Trabzon üzerinden ikbal hesabı yapanların Fenerbahçe’si olmuşum çoktandır. Ötekileşmişim.

Hey sen siz;

Kendi ikbal gemisine kürekçi arayan gazetecisi, yöneticisi, taraftar dernekleri, siyasi rantiyeciler; sizinle aynı yolda birlikte atılacak tek bir adımım bile yok, taş kesilirim de bu kadim şehri sömürme ize aracı olmam.
Bu memlekete zerre karşılık beklemeden “azat kabul etmez bir köle” gibi, neyim varsa, hizmet etmeye, bu onurlu şehri her platformda layık olduğu gibi dimdik savunmaya devam edeceğim. Karayemişin ve hamsinin hatırı yeter de artar, bak kuymağa hele dibine hiç girmedim bile, anlat misun!

ESİROĞLU’NDA BİR DEPLASMAN DERBİSİ

Akşamları tek kanallı televizyonumuzda Hababam Sınıfı ile neşelenip hüzünlendiğimiz dönemler. Hafta içlerimizi ya okullar dolduruyor, ya da çırak, kalfa, işçi olarak çalıştığımız işyerleri. Hafta sonlarımızın adresi de ya Şehir Stadı’dır mevsimine göre, ya deniz ya mahalle turnuvaları ya da deplasman maçları. Hareket edebilen trafolar gibiyiz. Biraz da havalı, ne de olsa “Trabzon’un Şehir Çocuklarıyız”

Bir büfemiz var Değirmendere’de. Ailenin büfesi gibi bir şey, kalabalık ailemizden kim boş kalırsa büfeyi devralıyor, pederin işçi maaşıyla geçindirmeye çalıştığı aileye katkı yapıyoruz. Büfemizin yanında bir terzi var, ve o terzinin kalfası, Fikri. Dünya üzerinde insana bahşedilen ne kadar güzellik ve iyi huy varsa, hepsinden payını almış bir insan seçkini.

“Hafta soni, ne ediysun” dedi bana.

“Yok bişe, Trabzon’da zaten deplasmanda bu hafta, nedur, ne oldi” dedim O’na

“Hau yukardaki gara lastik fabrikasında çalişan Zeki varya..”

“Hee var”

“O diyki gurun bi takumda bu Pazar gelun bizum köye, bi maç yapalum, gidelum mi?”

İşte tam burada, Trabzon şehir çocuklarının ukalalığı, benim aracılığımla devreye giriyor..

“La onlar ne anlar top oynamaktan, top bulsa garagola getirirler bomba diye, ataruk olara 40 gol”

“Hee, ben da oyle dedum Zeki’ye, iddaya var musun dedi, bi çift mekapına”

“Girseydun daa oğlum”

“Girdum tabi la, bulmuşum safi”

Takımı kurmak Fikri’nin işi. Kendimize o kadar güveniyoruz ki, Ben Ali Kemal’im tek başıma zaten, Fikri de Çaycı Ahmet, kalecimiz zaten deli Servet ettuk 3, geri kalan 5 kişi kazma da olsa fark etmez, yeneriz.. Diye düşünüyoruz, düşünüyorduk yani..

Fikri takımı kurdu, Pazar sabahı Değirmendere Maçka yol ayrımında buluştuk, ya da eski Erzurum yolunun başı, tam emin değilim, sonuçta bir Maçka minibüsüne doluşup Esiroğlu’nda indik. Sol tarafta “kendin pişir bir yiyen bulunurcular” var, oranın tam karşısındaki düz gibi duran araziye doğru küçük bir tırmanış gerçekleştirdik ve sahaya ulaştık.

Saha dediğimiz, çayırları yeni biçilmiş bir düz alan, anlayacağınız çim sahaya çıkıyoruz, ne lüks olduğunu bugünün gençleri anlayamaz..

Esiroğlu takımının oyuncularına bakakaldık Fikri ve Cevat’la. Hepsi tazı gibi, işimiz biraz zor olacak sanki. Zemin çim ama futbol oynamaya pek de müsait sayılmaz, yer yer engebeler, tepecikler var. Bahanemiz hazır en azından..

Bu hava içinde başladı Esiroğlu – Değirmendere derbisi!

Fikri her topun bana atılmasını istiyor, ben de ona gol pası vereceğim, hesabı bu. Nasıl olsa bir iki “köylü”yü kolayca geçip, Fikri’ye lokum servisi yapacağım.. Aslında bir iki kez de yaptım bunu.

Sonra ne olduğunu anlatmasam ayıp olacak şimdi Esiroğlu’na.

Evet biz birkaç gol attık, ama yediklerimizi sayma işini 15 den sonra bırakmıştık zaten.

Bu kötü zeminde top oynanmasına izin veren Federasyon, bu köy çocuklarına 3 günde yetenek kazandıran her kim ise onlar, “yahu bu kadar da koşulur mu” dedirten atletik performans ve nedense o gün hep kötü şutlar atan “esemsport”lar suçluydu.

Fikri ile birlikte “Mekap” parasını denkleştirebilmek için, takımın diğer elemanlarına da başvurmak zorunda kaldık. Hazırlıklı değildik, zira “allahın köylülerine” yenilecek değildik heralde!

Yenilmedik zaten, başka bir şey olduk.

O gün o hezimeti anlamakta zorlanmıştık belki, ama bugünden bakınca, anlıyorum ki, bu şehrin ve bu coğrafyanın futbol oynama tutkusu, kesinlikle, genetik bir yatkınlığın itici gücüyle besleniyor.. Ki bu görüşümün “sağlamasını”, askerde yaşadığım bir olayla da almıştım..

Fikri; ne hallardasun gardaşum? Var mi başka saf köylü uşakları🤭

Bir cevap

  1. H.Şahin Kabataş Avatar
    H.Şahin Kabataş

    Eline yüreğine sağlık Sedat Abi. Sanki seninle birlikte ben de çıktım o maça; İstanbul’da bize aldırdığın memleket havaları için teşekkürler…

    Beğen

Yorum bırakın