İstanbul’a dönüş planları yaparken gelen bir telefonla yarı açık cezaevi günlerime devam zorunda kalmışım.
Ankara’nın kerameti isminden menkul olduğu hissi veren caddelerinden birindeyim, telaşlı hayatlar , gözleri zabıta taramasında üst geçit seyyarları, akıp gidiyor insan görünümlü hayat.
Caddenin adını çıkarmaya çalışıyorum bir yandan, çok zorlanmıyorum, karşı kaldırımdan yükselen bir çığırtkan sesi merakımı gideren bir güzel sese dönüşüyor;
“Vatandaş 7 tanesi 1 lira sadece Meçrutiyet simitçisindeeee.”
Meşrutiyet’te
Türklerin yaratabildikleri ender markalardan birinde donduruyorum sütü kaymağı , canım çektiğinden değil daha dikkat dağıtıcı olduğundan. Aklımda bin çıkmaz sokak, kallavi bir ihanet, Burhan abinin Beyoglu piyasasını Pakistan’a yardım için ikna etmesi, oğlum Kuzey’in beni tebessüm ettiren özgüveni, bir avukata yönelik yersiz tepkimin utancı.. . İlk kez Nihat Abiyle ne kadar ayni olduğumun titreyişi, sükür ki O’nun kadar dolu değilim, ama deli miyim bilmem!
BJK formalı bir çocuk geçer önümden benim aklıma Soner Boz düşer, oysa tüm ilişkimiz 25 yıl önce bir futbol maçında O’nun ya da benim sarı kartla biten mücadelemiz. Neler oluyor kestiremiyorum, Orhan Veli deli miydi ne?
O kadar cok insan geciyor ki önümden, istiklal kıskanır. İffet denen rahmani suflenin ne kadar ucariı olduğunu öğreten yüzlerce türbanlı kız geciyor Mesrutiyet’ten, ve şık giyimli onlarca zarafet. Acaba diyorum bu zarif zahirin içlerinde ihanetin kac turu yasıyor, ve hatta belki sadakat!!
Karantina adası var Tanju babanın memleketinde, Urla’da. Ayrılığın tek türlüsüne mahkum edilmiş insanlar adası. Sahi bunca acının üstüne hala bir yasam sürebiliyorsa dünya, bu fazlasıyla normal gelmiyor mu size de?
“Kahvaltıya geliyorum” dedim Nihat abiye, hiç bir şey söylemeden bana, içeri seslendi telefonun ucundan; “Nur Selo kahvaltıya geliyormuş, birşey lazım mı eve?”
Bu onuru nasıl anlatmalı bilmem. Nur hanım benden patates istedi, ben de Esat’ta bir Migros’a girip bir sürü şey aldım ve eve gittim. Bildiniz, sadece patates almayı unuttum!!
Olsun Erzincan Tulum ve çarliston biber almıştım, halis zeytinyağı vardı üstelik, bir de enfes sele zeytini ve Bala domatesi. Kekaaa!
Trabzon’un maçı var, kahvaltı sonrası biraz sohbet ve ardından maç saatine kadar vakit geçirme turları; Kazakistan Caddesi, 7. cadde, birkaç hayranla foto felan. Hadi dönelim diyor Nihat abi, anlattıklarıyla bir garip Pazar sarhoşluğu başladı bile. Eve giderken balıkçıya uğruyoruz, Lagos balığını çok seviyor Genç ailesi, epey bir para verip bir paket de midye dolma alıp eve yollanıyoruz. Lagos’u yapalım diyor Nihat abi, hayır diye şiddetli bir itiraz benden. Zira Nur hanım fırında tavuk yapmış, şu Ankara’da yediğim yegane ev yemeklerinin sahibini yeni bir çileye nasıl koyarım! Nihat abi de üstelemedi allahtan. Tavuk, pilav ve enfes salata ile maç başlatıyoruz. İlk 11 deki ahlaki zafiyet ikimizin de midesini bulandırsa da, insan kızkardeşini görmezden gelemiyor işte. Berbat bir performans daha.
Büyük usta Attila İlhan ” çoğu zaman üç beş kişi için yazdığımızı sanırız, oysa onlar bizi okumazlar. Asıl seslendiklerimiz, hiçbir zaman tanımayacağımız başka üç beş kişidir” der…
Bu nereden geldi aklıma peki!
Nihat Genç tepeden tırnağa Trabzon kesip Karadeniz koltuğu halde Türkiye’de davet almadığı tek şehrin Trabzon olduğunu kendine özgü coşkulu ironisiyle anlatırken,gri bir Ankara sabahında elektronik posta üzerinden gelen Trabzon orjinli davet sahibinin bir Japon olduğunu görmüş ve kendi kahkahasında Hacevera’da Güller halasının koynuna sığındığını anlatmıştı.
Bazen bir şehir için yazdığınızı zannedersiniz oysa sizi sahiplenenler bambaşka şehirler olabilir.
Yorum bırakın