Nihat Genç’in olağanüstü öyküleri / Kaan Arslanoğlu

Genç televizyonlara çıkmaya başladı. Önce sinir bozucu geldi, seyretmedim. Sonra merak ettim, bakalım neler saçmalıyordu?

Bir önceki yazımda iki yazarı tanıtırken belirtmiştim: Toplum olarak, insanlık olarak iyi yazarların, has insanların kıymetini bilmiyoruz. Sonuçta, yazık o değerlere olmuyor. Çoğu kez o iyi edebiyatçılar, o has insanlar umursamıyorlar bu kadir bilmezliği ya da umursamamaya alışıyorlar. Yazık olan insanlığın, toplumların kendine oluyor. İnsanlık boktan bir yığına, toplumlar çirkef batağına dönüşüyor. Dönüşmüyorlar belki de, hep öyledirler, öyle oldukları için değerden anlamıyorlar; o da ayrı bir konu.

 

Nihat Genç’le gıyaben ilk tanışmamız son derece tatsız bir biçimde gerçekleşti. Zaten halen de bir kez bile karşılaşmadım kendisiyle. Çok uzun zaman geçti, neredeyse on yıl, Politik Psikiyatri adlı kitabımı çıkarmıştım. Orada ayrı bir kısımda bazı yazar portreleri çizmiştim. Ele aldığım yazar karakterlerinden biri de Nihat Genç’ti.  Ona ayırdığım bölümde sadece Nihat Genç’i değil, onun üstünden başta Leman olmak üzere mizah dergilerini de eleştiriyordum. Aklımca ve niyetimce övgü yanı ağır basan, ama yergiyi de ihmal etmeyen bir eleştiri olacaktı bu. Çünkü ülkedeki mizah dergilerinin muhalif karakterini, dik duruşunu hep takdir etmişimdir. Halkımızın gülmece yeteneğinin değerini hep bilmişimdir. Fakat kendimce çok da tutarlı bulmamışımdır çizgilerini, çok da doğru bulmamışımdır, bir de kimi çizerlerinde öne çıkan aşırı cinsellik, aşırı lumpenlik rahatsız etmiştir beni. Nihat Genç’i de bu bağlamda eleştirdiğimi sanmıştım.

 

 

 

Şimdi dönüp o yazıma bakmaktan gerçekten sıkılacağımdan hatırladığım kadarıyla devam ediyorum: Nihat Genç’in birkaç hikâyesini okudum, beğenmedim; ama aykırı, asi, anarşist duruşunu tutuyorum, gibi bir şeyler ifade etmiştim sanıyorum. Şimdi oraya geldik. Genç’ten birkaç öykü okumuştum gerçekten Leman’da, ama niye beğenmemiştim?

 

Hiç savunmaya geçmeden itiraf etmeli: Andavallık hepimize mahsustur, bende de bulunur; bir de bu andavallık önyargılarla birleşince insanı yanlış yargılara sürükler.

 

Şimdi de savunmaya geçeyim: Genç’in öyküleri o dergide bir değer sunuyor gibi durmuyordu. Nasıl anlatmalı, oyuncak dükkanına gitseniz, onca cicili bicili renkli alet arasında gri kaplı soğuk bir kitap görseniz ne düşünürsünüz? Ya da bir karnavalda bir yığın palyaço arasında asık suratlı, bilge sakallı bir adamla karşılaşsanız, çevreye uzun nutuklar çekiyor olsa, onu kim zannedersiniz? Ya bilge rolü oynayan bir palyaço, ya palyaçoluktan sıkılmış bir meczup.

 

 

 

Bir de dedim ya, Genç’ten okuduğum o söz konusu birkaç öykü belki de yine bol küfür ihtiva ediyordu ve ben de dediğim gibi lümpenliğe ve küfre karşı aşırı hassastım. Öyle ki ağız tadıyla küfür etmeye kırk beşime doğru başlamışımdır. Gençliğimde ne küfür ederdim, ne çevremde ettirirdim, tam bir softaydım.

 

Uzatmayayım, birden bire Nihat Genç’ten çok uzun bir yazıyla cevap geldi Leman’da. Ne aşağılama, ne küfürler. Bozuldum çok, bir hayli öfkelendim, yazıyı defalarca okudum, okuttum dostlarıma. Adam haklı dediler, ilk sen kaşınmışsın, çok üstüne gitmişsin durup dururken… Evet, haklı yanları vardı Genç’in, haksız suçlamaları da sineye çekecektik artık. Bunu ve cevabımı aynen Politik Psikiyatri’nin sonraki baskılarında yayımladım, okur karar versin diye.

 

 

 

Ondan sonra bir daha tek bir yazı dahi okumadım Genç’ten. Hakkındaki önyargım iyice yerine oturdu: Dengesiz, her şeyi yanlış anlar, faşistten bozma aydın bu kadar olur, bırak uğraşma, ne hali varsa kendi görsün, meczup, manyak, hayatım psikopatlara ders vererek mi geçecek!

 

Çok sonra Genç televizyonlara çıkmaya başladı. Önce sinir bozucu geldi, seyretmedim. Sonra merak ettim, bakalım neler saçmalıyordu, izlemeye koyuldum. Dalgamı geçecek, eğlenecektim, böyle mazoşişt bir yanım vardır. Öte yandan kendimi birçok başka ukala gibi insan sarrafı görürüm. İnsanın samimiyet derecesini gözünden, birkaç lafından anlarım. Böyle der o bilmişlerin çoğu… Ne var ki, benim sarraflığım hem mesleki, hem kuramsal, hem siyasi, hem yaşamsal on yılların deneyimine dayanıyor, o yüzden pek az yanılırım. Bu adam belki meczuptu, gayet uçuk şeyler söylüyordu arada, ama dediklerinin büyük bölümü sapına kadar doğruydu. Dünyaya, düzene, iktidarlara karşı dik duruşu sağlamlaşarak devam ediyordu. Söyledikleri her ne ise, inanarak söylüyordu ve bu insan samimi bir insandı. Ona karşı tekrar “sempati” duymaya başladım.

 

Çok sonra, ortak arkadaşımız Ahmet Yıldız’la selam göndermişti bana, selamına memnuniyetle karşılık verdim. Ardından soL’daki bir yazıma yorum yazmış. Bana ulaştı yorum. “1 Mayıs 1977’nin Kayıp Maocuları” adlı yazıma notu: “İnkar’ı ‘yok saymayı’ örgütleyen, (birbirini tanımadan bir araya gelen) bir gizli nefret kolonisinin varlığına ben de inanıyorum. Bu anlamıyla yazıyı çok doğru buluyorum. Gizli nefret kolonisini oluşturan şey’in kibir, güç, konformizm, şımarıklık, kişisel kıskançlık, toplumsal duyarsızlık gibi şeylerle değil, başka şekilde anlamaya çalışıyorum. Bir toplumu var eden en temel değer takdir duygusunun neden hiç yeşermediğini hepimiz çok derinden düşünebilmeliyiz, çok uzun bir iş, saygıyla.” Bu yorum beni hayli düşündürdü, belirtmeliyim.

 

Ve birkaç ay önce Tıp Bu Değil’i çıkardık, ona da bir kitap gönderdim, imzalayarak. Bir süre sonra telefonla aradı. Çalışmamızı kutladı. Dedi ki: “Öyle önemli bir iş yapıyorsunuz ki… Daha ilk kazmayı bile vurmadınız aslında, ama öyle önemli bir başlangıç ki… Bu önemin daha siz bile farkında değilsiniz…” Bizim sosyalist arkadaşlarımız, komünist yoldaşlarımız kavrayamadı bu önemi. Zaten sol bu yüzden belini doğrultamıyor bir türlü… Önemsiz şeylere o kadar çok önem veriyorlar ki, önemli pek çok şeyi sakız gibi çiğneyip sonra da yere tükürürlerken… Ya da görmezden gelip üstüne basıp geçerken…

 

Tıp Bu değil-2’yi çıkarmaya karar verdik arkadaşlarla. Nihat Genç’i bu kez ben aradım. Ondan yeni kitap için yazı istedim. “Keşke” dedi, “ama çok yoğunum, mahkemelere girip çıkıyorum, bunalttılar bizi… Fakat size bir hikaye tavsiye edebilirim. Sosyalist ruhlu bir hikayedir. Adı: Kalk Ali… Onu alıp, kitaba koyabilirsiniz.” Meğer o da eski bir sağlık çalışanıymış. Sevindim, teşekkür ettim.

 

 

 

On yıl sonra bir kez daha Nihat Genç öyküleriyle yüzleşmek zorundaydım. Yine kendim kaşınmıştım. Mecburdum, geçen hafta aradım buldum bahsi geçen hikayeyi… Nöbetçi Yazılar’ın ilk hikayesi… Sonlara doğru beni bir iyice yerden yere vurduğu o makaleyi de gördüm. Katlanıp okuyacaktım. Bunca samimi, bunca dik duruşlu, ama savruk zihniyetli bir yazardan hiç değilse vasat, vasatın az üstü bir öykü çıkabilirdi. Beş ayrı kitabını daha aldım. Kalk Ali’yi sıkıla sıkıla okumaya başladım.

 

Sarhoş oldum. Sonra hızla öteki kitaplarına saldırdım. Bir ondan bir bundan karışık, altısını da bitirdim. Cin çarptı, hâlâ yamuğum.

 

Kitaplar şunlar: Nöbetçi Yazılar, Memleket Hikayeleri, İhtiyar Kemancı, Kompile Hikayeler, Dün Korkusu, Arkası Karanlık Ağaçlar. Kitabın başında Dün Korkusu için “roman” deniyor, ötekilere “deneme” deniyor. “Roman” denen de birçok bağımsız gibi duran hikayeden oluşuyor. Deneme denenlerin çoğu aslında öykü. Bir bölümü gerçekten makale. Bir bölümü makale-öykü karışımı şeyler. Sonuçta Genç’ten seksen kadar öykü okudum.

 

Nihat Genç’e dil ustası demek yetmez, bir dil virtüözü. Üstelik dil cambazlıklarını gösteriş olsun, beğeni toplasın diye yapmıyor; eğer öyle olsaydı topu ayağında on bin kez sektirebilen, ama maça çıkınca skora hiçbir katkısı olmayan futbolcular gibi dururdu.  Güzel edebiyat tutkunları dil ustalığını severler, ama anlatıma, fikre bir zenginlik veriyorsa. Genç’teki tam o cinsten. Bazen ünlü, popüler yazarlara atıp tutarım. “Kıskanıyor musun?” diye takılırlar. Kendimden çok aşağıda gördüğüm yazarları çok satıyorlar, ünlüler diye niye kıskanayım! Başkalarını bilmem, ben kendime denk gördüğüm insanların başarılarını kıskanırım biraz.

 

 

 

Nihat Genç’in bu dilini kıskanamadım bile, çünkü benimkinden çok daha üstün.

 

Ayrıca o ne duygu zenginliği, o ne insani yücelik, öykülerin dikişlerine işlemiş… Tarif edilmez. Ne insan çözümlemeleri, ne denli ustalıkla girilen çıkılan ruhlar… Ne dingin ve derin bir mizah!

 

Yazarları birbiriyle kıyaslamak, evet belki aptalcadır. Karşılaştırılanları ve onların eserlerini bir tür aşağılamadır belki. Karşılaştırana da bir Tanrı böbürlenmesi verir. Tüm bu olumsuzlukları göze alıp yapacağım şimdi kıyaslamayı. Bazı şeyler böyle somutlaştırılmadan iyi anlatılamıyor.

 

En iyi öykücümüz kimdir? Sait Faik’tir denir. Bence de öyle, severim Sait Faik’i. Nihat Genç karşılaştırmak bile bence gereksiz, Sait Faik’ten çok üstün. Dünya’da en iyi kimdir? Bence Çehov. Hayranımdır Çehov’a, idollerimden biridir. Aslından, Rusçadan okuyamıyoruz, o yüzden tam bir karşılaştırma yapmam olanaksız. Fakat şunu söyleyebilirim ki, Genç, Çehov’la karşılaştırılabilir, birçok yönden daha iyi olduğu görülebilir. Yok artık, demeyin, diyorum.

 

Genç, eğer İngilizce, Fransızca veya Rusça yazsaydı bizim entellerimizin de baş yazarı olurdu. Şimdi değil tabii, öldükten ve kıymeti anlaşıldıktan sonra. Bizim entellerimiz Çehov’u anlamadıkları gibi onu da anlamayacak olurlardı, ama papağan gibi bazı repliklerini tekrarlayacaklardı.

 

İnsanlar ve eserler konusunda pek çoklarından daha nesnel, daha bilimsel olduğumu düşünüyorum. Bu böyle değil diyenler çıkarsa ve eğer ölçütlerini ortaya koyarlarsa, ben de ölçütlerimi bir bir ortaya koyarım.

 

Ama gerçek arzum, “sessizlik suikasti”nden ötürü değil, ne dediğimin gerçekten anlaşılabilmesi için bu yazının da birkaç kez okunması ve sonra uzun süre susularak üstünde düşünülmesidir. Genç’in öyküleri okunduktan sonra tekrar tartışılmasıdır.

 

“Sığ”, “Tünel”, “Türkan”, “Sığırcık Avı”, “Peştemalsız Fareler”, “Çağdaş Tanrılar: Adidaslar”, “El Arabası”, “Hero Marka Mızıka”, “Sapık”, “Soğuk”, “İftira”, “Hasım Sahibi Halim Dayı”, “Aşı İzni”, “Çavuşlar”, “Cenaze”…

 

Ötekilere yaptığım haksızlıktan içim sızlaya sızlaya seçtiklerim. Hele son üçüne dikkat… Ben böyle öyküler ne okudum, ne işittim. Benim veya onun bunun eserleri birinci mi, yoksa yüzüncü mü yaptığının ne önemi var. Onlar bir gerçek, terk edilmiş, sağı solu dökülmüş, yosunlanmış muazzam anıtlar gibi orada ortada durup duruyorlar. “Bunlar yoktur” diyen toplumsal uzlaşma nasıl bir hastalıktır ki, hem o öyküleri okumalı hem bu illeti tartışmalıyız.

 

Akıl, zeka, nesnellik, yanılma üstüne bu derece iddialı, bunca kitap yazmış benim gibi birinin bile bir olguyu değerlendirirken düşebildiği durumu gösterir yukarıdaki kendi hikayem ibretle okunmalıdır. Oradan da biz insanlar, insani değerleri nasıl heder ediyoruz, bunun için hangi düzenekler oluşturuyoruzun çözümlenmesi gerekir. Sağcı, solcu veya liberal görünümde o faşist, o odunsu, o her ne ad-sıfat verilirse verilsin kıymet bilmemeye şartlandıran düşünce mühürlerinin deşifre edilmesi gerekir.

 

Kaan Arslanoğlu

Gerçekedebiyat.com

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: